Gönderen: nyildirim | Şubat 17, 2008

29. FERÎDÛN-İ MUŞÎRÎ VE ŞİİRİ

FERÎDÛN-İ MUŞÎRÎ VE ŞİİRİ 

Ferîdûn-i Muşîrî, 1305 hş./1926 yılında Tahran’da dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Meşhed ve Tahran’da tamamladı. Edebiyatla iç içe bulunan bir ailede büyüyen ve çocukluk yaşlarından itibaren şiire yakın ilgi duyan Ferîdûn-i Muşîrî, okuma yazmayı öğrendikten sonra İran edebiyatının en önemli simaları arasında yer alan Hâfız-i Şîrâzî, Sa‘dî-yi Şîrâzî, Nizâmî-yi Gencevî ve Firdevsî gibi şairlerin eserlerini okumaya başladı. Zamanının çoğunu ünlü Fars şairlerinin eserleri ve divanları üzerinde mütalaalarıyla geçiriyordu. Lise yıllarında şiir hayatına başlayan Ferîdûn-i Muşîrî, üniversitenin ilk yıllarından itibaren de gazellerini ve mesnevilerini kaleme almaya başladı. [1]

Muşîrî, Tahran Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde başladığı yüksek öğrenimini bir süre devam ettirdikten sonra yarıda bırakarak 1324 hş./1945 yılında Tahran’da Posta Telefon-Telgraf İdaresi’nde göreve başladı. 1350 hş./1971 yılında emekli oldu. On sekiz yaşından itibaren aralarında edebiyat bölümünün sorumluluğunu üstlenmiş olduğu Rûşenfikr, yayın kurulu üyeleri arasında yer aldığı Sohen, Sepîd u Siyâh gibi dergilerde şiirlerini yayınlamaya başladı. Aynı zamanda gazetecilik mesleği ile de yoğun olarak ilgilendi. Gazetecilik ve basın-yayın alanındaki bilgisini artırmak amacıyla Tahran Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nü de bitirdi. [2]

İlk şiir mecmuasını 1334 hş./1955 yılında Nâ Yâfte (şairin bu eseri daha sonraki baskılarında Teşne-yi Tûfân adıyla yayınlanmıştır.) adıyla yayınlayan Muşîrî, Gonâh-i Deryâ adlı ikinci eserini 1335 hş./1956 yılında kaleme almıştır. Diğer şiirleri, Ebr (1340 hş./1961), Bahâr Râ Bâver Kon (1347 hş./1968), Pervâz Bâ Hûrşîd (1347 hş./1968), Ez Hâmûşî (1364 hş./1985), Morvarîd-i Mihr (1365 hş./1986), Âh Bârân (1367 hş./1988) adlı şiir mecmualarında yayınlanmıştır. Ez Diyâr-i Âştî, Ebr u Kûçe ve Âvâz-i Ân Perende-yi Ğamgîn adlı mecmuaları da şairin önemli eserleri arasındadır.

Ferîdûn-i Muşîrî’nin 1334 hş./1955 yılında yayınlanan Nâ Yâfte/Teşne-yi Tûfân adlı şiir mecmuasında yer alan şiirlerinin önemli bir bölümü gençlik dönemine ait şiirleridir. Bu eseri, genellikle heyecan, aşk ve duygu yüklü şiirlerden oluşmaktadır.

Şiiri yer yer romantik özellikler taşıyan Ferîdûn-i Muşîrî eserlerinde bazen üzüntülere boğulmuş dizelere, zaman zaman aşk ve duygusallıktan, yüce değerlerden, bahseden oldukça samimi ifadelerle dolu mısralara yer vermektedir. Genel bir değerlendirmeyle şiiri, eski ve yeni tarz arasında, ancak yönü daha çok yeniye doğru olan bir tarza sahiptir. Muşîrî’nin şiiri, taşıdığı bu özelliklerden ve sade bir tarzda kaleme alınmasından dolayı şiir okurları tarafından olduğu gibi halk kesimlerince de yoğun ilgiyle karşılanmıştır. Muşîrî, şiir mecmuaları dışında Şeyh Ebû Saîd Ebu’l-Hayr’ın sözlerinden yapmış olduğu bir derlemesini de Yeksû Nigeristen Yeksân Nigeristen adıyla yayınlamıştır. [3]

Çağdaş İran edebiyatının yeni tarzı benimseyen şairleri arasında yer almakta olan Muşîrî, bu ekolün ünlü kalemlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Nâ Yâfte ve Gonâh-i Deryâ adlı eserlerinde aşk ve sevgiyi konu alan gazeller önemli yer tutmaktadır. Şiirlerinde kullanmış olduğu kelimeler dikkatle ve özenle seçilmiş, kullandığı dil genelde sade ve akıcıdır. Terk edilmiş ya da az kullanılan lafızları ve vezinleri kullanmaktan kaçınan şair, düşüncelerini samimiyetle ve gerçeklerden yola çıkarak mısralara aktarmaya çalışmıştır.

Şiirlerinin önemli bir bölümü içerisinde yaşadığı dönemin ve bir bireyi olduğu toplumun özelliklerini yansıtan ifadelerin yer aldığı; sosyal hayatın, toplumsal değerlerin yansımalarının geniş olarak görüldüğü dizelerden oluşmaktadır.[4]

Muşîrî’nin şiiri, klasik tarza yakın bir dille söylenmiş şiirleri andırmaktadır. Özellikle 1348 hş./ 1969 yılından itibaren kaleme almış olduğu şiirlerde hem içerik açısından hem de lafız ve şekil bakımından birtakım önemli değişiklikler göze çarpmakta, özellikle hayatının son dönemlerine ait şiirlerinde felsefî kavramlar, felsefesi ve düşünce yapısı ile ilgili konular yer almakta, sosyal olayları, toplumsal problemleri yansıtan pasajlar görülmektedir. Bütün bunlar, onun felsefe ve düşünce alanındaki makamının yüksekliğinin ve olgunlaşma yolunda kat ettiği mesafenin göstergesi olarak kabul edilebilir.[5]

Ferîdûn-i Muşîrî, diğer birçok muasırı gibi siyasetle yakından ilgilenmemiş ve siyasi çevrelere fazla ilgi duymamıştır. Siyasetten ve toplumun siyasi yapısıyla ilgili konulardan oldukça az bahsetmiştir. Mutasavvıf olmamasına rağmen şiirlerinde yer yer tasavvuftan bahsetmiş ve bazen de tasavvufi şiirler kaleme almıştır. Şiiri lirik tarzda kaleme alınmış dizelerden, aşk şiirlerinden oluşan Muşîrî, çok hassas ve ince düşünceli bir şahsiyettir. Bir gülün pörsümesinden, bir çocuğun sessiz ve çaresiz bakışlarından, kafesteki bir kanaryanın feryadından, zincirlere, prangalara vurulmuş birinin üzüntüsünden gözleri yaşaran bir duygusal yapıya sahiptir. Oldukça sade bir dille akıcı bir tarzda kaleme alınmış, tatlı şiirleri daha çok gençlere yöneliktir. Özellikle “Kûçe = sokak” adlı şiiri aşk şiirleri arasında en güzel şiir olma rekoru kırmıştır. Şiirinde sosyal konulara yer vermesinin yanında lirik şiirler de eserlerinin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır [6]

Kullandığı dilin akıcılığı, sadeliği aynı zamanda konu ve şekil açısından taşıdığı birtakım özelliklerden dolayı Ebu’l-Kâsım-i Lâhûtî, Pejmân-i Bahtiyârî, Furûğ-i Ferruhzâd, Şehriyâr…gibi şairler grubunda yer alan Muşîrî, aynı zamanda Rehî-yi Mu‘ayyerî, Mehdî Ehevân-i Sâlis gibi ünlü şahsiyetlerin de içerisinde yer aldığı üst tabakadan şairler arasında bulunmaktadır. [7]

1320 hş./1941 yılı Şehrîver ayından sonra sansürün kaldırılması ve basın özgürlüğünün belli ölçülerde elde edilmesiyle birlikte İran diğer alanlarda olduğu gibi basın yayın alanlarında da rahat bir nefes aldı. Eskiye oranla özgürlüğün Bu ortamdan cesaret alınarak bilimsel ve edebiyat konulu bazı süreli yayın organları çıkmaya başladı. Bunlar arasında en önemlileri olarak İranlı yenilikçi aydınların çıkarmış oldukları Sohen (1322 hş./1943 ®), Peyâm-i Nov (1323 hş./1944 ®), Nâme-yi Merdom (1325 hş./1946 ®) gibi dergiler örnek olarak verilebilir. [8]

Ancak Sohen dışındaki diğer periyodiklerin yayın hayatları fazla uzun sürmedi. Bu tür dergilerin İran edebiyatı ve şiir tarihindeki en büyük önemi, birtakım özgürlüklerin de elde edildiği ilk devirler olarak kabul edilen bu dönemlerde yeni yetişmekte olan ve meşrutiyet sonrası yıllarda İran edebiyatının önemli şahsiyetleri arasında yer alacak şairlerin eserlerine yayın ortamı sağlamaları, onların yeteneklerini geliştirmelerine katkıda bulunmalarıydı. Söz konusu dergilerde daha çok Nîmâ Yûşic, Ferîdûn-i Muşîrî, Gulçîn-i Gîlâni, Ferîdûn-i Tevellulî, Bahâr, Şehriyâr gibi şairlerin eserlerine rastlanır. [9]

Ferîdûn-i Muşîrî’nin de içerisinde yer aldığı bu dönem şiir dünyasında üç ayrı ses duyulmakta, üç ayrı tarz göze çarpmaktadır.

Birinci tarz; işçilerin öncülüğünde oluşan, işçi kesiminin problemlerini ve faaliyetlerini konu alan ve o dönemin çeşitli dergileri ve daha başka yayın organlarıyla kendini ifade yollarını bulan işçi edebiyatının sesi.

İkinci tarz, özellikle Ferîdûn-i Tevellulî’nin önderliğinde, kendine özgü tarzıyla topluma ulaşmaya çalışan romantizm edebî tarzı.

Üçüncü, en önemli ve en yaygın tarz ise, çağdaş İran şiirinin babası olarak bilinen Nîmâ Yuşic’in 1301 hş./1922 yılında yirmi beş yaşındayken kaleme alıp dönemin önemli edebî periyodiklerinden olan Novbahâr adlı dergide yayınladığı, kendisine ün kazandıran Şeb adlı şiiriyle başlattığı yeni tarzda gelişen ve tamamen sosyal ve yer yer siyasi içerik taşıyan şiir tarzıdır. Bu tarzda ilk dönemlerde, İmâd-i Horâsânî, Ferîdûn-i Muşîrî Şehriyâr ve daha sonraki dönemlerde 1979 İslam devrimine kadar devam eden sürede ise Mehdî Ehevân-i Sâlis, ve diğer bazı şairler modern ve yeni İran şiirinin önemli şahsiyetleri arasında yerlerini almışlardır. [10]

Nîmâ, Efsâne adlı şiiriyle, bazı şairler de kendilerine özgü tarzda kaleme almış oldukları eserlerinde lirik tarzda başarılı eserler vermişlerdir. Nâdir-i Nâdirpûr, Sohrâb-i Sipehrî, Ahmed-i Şamlû, Furûğ-i Ferruhzâd, Ferîdûn-i Tevellulî, Ferîdûn-i Muşîrî, Sîmîn Bihbehânî…modern dönemde İran lirik şiir tarzında değerli eserlere imza atmışlardır.[11]

Sohen dergisi yayın dünyasına adım attığı ilk günden yayınlanan son sayısına kadar modern Fars edebiyatının ve özellikle de yeni Fars şiirinin ve Farsça söyleyen şairlerin hizmetinde önemli görevlerde bulunmuştur. Yeni şiir adıyla bilinen serbest tarzdaki şiirlerin en iyileri ilk olarak bu dergi aracılığıyla şiir okurlarının ve edebiyatla ilgilenenlerin ellerine ulaşır, okuyucularla tanışarak daha sonra Fars edebiyatında kendilerine özgü yüksek yerlerini alırlardı. Gulçîn-i Gîlânî, Ferîdûn-i Tevellulî, Ferîdûn-i Muşîrî, Nâdir-i Nâdirpûr ve dönemin diğer bazı şairlerinin eserleri hep bu ve benzeri dergilerin sayfalarını süslemiştir. Bütün bu şairlere sayfalarını açması ve serbest şiirin öncüleri olan şairlerin eserlerine sayfalarında yer vermesiyle şairlere ve şiire önemli katkıda bulunan Sohen, modern Fars edebiyatının daha geniş alanlara açılmasını sağlamıştır.[12]

Fars şiirinin güzelliklerinin ve çekiciliğinin temelinde yatan önemli unsurlardan biri de şiirin akıcılığı, kelimeler ve terkipler arasındaki uyumluluktur. Klasik dönem Fars şairlerinden Firdevsî, Sa‘dî ve Hâfız’ın Fars edebiyatında birer şaheser olarak kabul edilen en üst dereceden şiirlerinde kendini gösteren bu ve benzeri üstün edebî özellikler, modern şiirde de Îrec, Ferîdûn-i Muşîrî, Furuğ-i Ferruhzâd ve diğer ünlü şairlerin eserlerinde en güzel şekilleriyle göze çarpmaktadır. Fars şiirinin öncelikle edebî çevrelerin ve daha sonra da halk kitlelerin yoğun ilgisini çekmesinde önemli rol oynayan özelliklerden biri de şüphesiz bu tarafıdır.[13]

Ferîdûn-i Muşîrî’nin şiirlerinde kullandığı kalıp, genellikle Nîmâ kalıpları adı verilen, vezinle yazılmış ancak mısraları eşit olmayan kalıplardır. Bazı mısraları uzun, bazıları da kısa olan bu kalıplarda değişken mısra ölçüleri kullanılmaktadır. Bu kalıplarda yazılmış önemli şiirler arasında. Gülçîn-i Gîlânî, Ferîdûn-i Tevellulî, Ferîdûn-i Muşîrî, Nâdir-i Nâdirpûr ve Furuğ-i Ferruhzâd’ın şiirlerinin önemli bir kısmı yer almaktadır.[14]

Muşîrî, sosyal konularla yakından ilgilenmiş, içerisinde yaşadığı ve bir bireyi olduğu toplumu yakından izleyerek gözlemlediği olayları, insanların birbirlerine karşı tavırlarını, özellikle de topluma yön veren değerlerin günden güne tek tek ortadan kayboluşunu üzüntüyle izleyip bu konuları kendine özgü, bir kısmı daha önceden diğer şairler tarafından kullanılmamış tasvirler, zengin anlamlı terkipler, oldukça güzel ve uygun nitelemelerle dolu, beliğ bir dille ifade etmiştir.[15]

Dönemin şiir tarzında geçmiş devirlere oranla önemli değişimler sonucu meydana gelen yeni şiir konuları arasında özellikle de sosyal konuları seçerek sosyal içerikli şiirler yazan bu dönem şairleri arasında Ferîdûn-i Muşîrî, Gulçîn-i Gîlânî, Nusret-i Rahmânî, gibi şairler de yer almaktadır.[16]

Bütün şiir mecmuaları değerlendirilecek olursa Muşîrî’nin şiirinin, tamamen okuyucusuna ve bütün insanlara saygın bir dille, ahlakî sınırlar içerisinde kaleme alınmış sözlerden oluştuğu görülecektir. Edebiyatçı bir şair oluşunun da bu özelliğe sahip olması konusunda önemli katkısı olmuştur. [17]

Ferîdûn-i Muşîrî’nin şiirlerinde yer verdiği ana temalardan biri ve en önemlisi, insanlıktır. İnsanlığın, insânî değerlerin ölümünü gözleriyle gördüğü, bizzat yaşadığı dönemlerde, bütün gücüyle, bütün şairlik kabiliyeti ve söz ustalığıyla sonuna kadar yeteneklerini kullanarak sevgi ve vefanın mucizesini gösterme, iyilikleri ve insanlar arasındaki şefkat ve doğruluk gibi değerleri yaygınlaştırma yolunda yoğun çaba sarf etmiştir. Ferîdûn-i Muşîrî, insanlığın bugün her şeyden daha çok insanlığa, insani değerlere susamış olduğunu ve günümüzde en çok bu değerlere ihtiyaç duyduğunu çok iyi bilmektedir. İnsanlığın bütün problemlerinin tek bir kelimede, “dostluk” kelimesinde olduğunu her zaman vurgulamaktadır. Aşağıdaki mısralarında bu konudaki tasvirlerini çok açık olarak görmek mümkündür:

Dünya halklarının sonsuza kadar birbirleriyle dost olmalarını isteyen bizler,

İyilik ve şefkatin omuz omuza egemen olmasını arzulayan bizler,

Talihsizliğimize bakın ki, bir ömür geçti de,

birbirimize karşı şefkat gösteremedik [18]

1347 hş. yılında yayınladığı Bahâr Râ Bâver Kon adlı şiir mecmuası, içerisinde yaşamakta olduğu toplumun sosyal bozulmuşluklarını, insanların karşı karşıya bulundukları birtakım problemleri dile getirmeği konu alan şiirlerinden oluşmaktadır. Çok hassas bir yaratılışa sahip olan şair, olayları bizzat yaşayarak değerlendiren bir bakış açısıyla duygularını dile getirmektedir. Çevresinde gelişen bütün olumsuzluklardan son derece rahatsızlık duymakta olan şair bütün bu etkenlerden kaynaklanan iç sıkıntılarını sosyal bir renk kazanmış olan dizeleri aracılığıyla ifade etmektedir.

Sutûh adlı şiirinde bu duygularının ve toplumsal sıkıntılarının dile getirildiğini açık bir şekilde görmek mümkündür. Bu şiirinde tasvir ettiği ve baştanbaşa sıkıntılarla dopdolu şehir, şaire göre durgun ve ölü bir denizi andırmaktadır. Bu şehir hayattan hiç bir eser taşımaz. Bu şehirde hayat sessiz bir düşünceye dalmıştır. Zaman durmuş, dakikalar ise kıpırdamaz haldeki dallara, kanatları bağlanarak uçamaz hale getirilmiş bir kuşa benzetilmektedir. Şiirin bazı beyitlerinde hayatı en tatlı nesneye benzeten şair, bütün bu anların uçup gidişini, birdenbire kayboluşunu dönüşü olmayan bir kuşun uçup gidişine benzetir:

Zamanın kanatları bağlanmış

Ses verecek her şeyin dili tutulmuş

Hayat durmuş

Bu sessiz, daracık fezanın neresinde

Ben şiir güvercinlerimi uçurabilirim?![19]

Muşîrî’nin şiirlerinin çoğu umut dolu mesajlarla yüklüdür. O, şiirlerinde hep ümitsizliğin uçsuz bucaksız karanlık gecelerinde seher aydınlıklarını hatırlatır. Düşmanlıkların, kin ve nefretin kol gezdiği dikenliklerde her zaman dostluk ve sevgi çiçeklerinden bahseder. Sıkıntılar ve üzüntüler içerisinde ümit tomurcuklarının açacağını müjdeler:

Şimdi gönül gözün her şeye ümit penceresinden bakar.

Bu daracık kulübede ne bu ihtişam!

Bu karanlık gecede bu ne aydınlık! [20]

Her zaman her bulutun arkasından parlak bir güneş gelir.

O ümitsizlik duvarlarının arkasından hep

umut ve uçsuz bucaksız aydınlık ufuklar açılır.[21]

Gel üzüntü dikenlerini gönlünden çıkar at ey sevgili.

Bugün umut çiçeklerinin açma zamanıdır.[22]

Ansızın yoluma bir yıldız doğar.

Bana”Umutlu ol gelecek aydınlıktır” der.

Ben çok iyi biliyorum ki, gecenin bir vaktinde

aydınlık saçan bir güneş doğar,

zafer çiçeklerinin gülücükleriyle gülümser.[23]

Fars şiirinin klasik örneklerinden bu yana bir gezinti yaptığımızda, hemen hemen her dönemde şairleri şiir yazmaya sürükleyen sebepler arasında iyiliklerin, yüce değerlerin, doğruluğun, genel kabul gören değer yargılarının ortadan kalkması, kaybolması ve özellikle de bunların yerini çirkinliklerin, gayr-i insânî davranışların, kötülüklerin ve düşmanlıkların almış olması gibi etkenlerin ilk sıralarda yer almış olduğu görülecektir. Aynı etkenler, Muşîrî’nin şiirinde de göze çapmaktadır. O, insani değerlerin ortadan kaybolmasıyla her şeyin anlamını yitireceğine inanmış ve bütün şairlik gücünü, yeteneğini kullanarak sevginin değerini, kaynaşmanın yüceliğini, iyilikleri, güzellikleri, şefkati ve sevgiyi yaygınlaştırmaya çalışmıştır:

Asırlardır iyilik uykuda,

Kötülük her tarafta kol gezmekte…

Ne oldu? Ne oldu?

İyilik gülleri birdenbire soluverdi.

Yoksa gizli bir el,

gecenin bir yarısında sevgiyi ve şefkati çalıp da beraberinde mi götürdü.

O devirlere nasıl inanırlar?

Çocukları buna inandırmak için yemin etmek gerekecek.

Bu dünyada iyi olmak, yemin olsun ki, işlerin en kolayıdır,

İyi olmak, yemin olsun ki işlerin en kolayıdır.

Bilmiyorum, neden insan, bu derece, iyiliklere yabancıdır?![24]

Şairin şiirlerinde ele almış olduğu ana temalardan biri de, geçmişte yaşanmış olan hatıralar ve aşklardır:

Yazık, vuslat günleri kısa; ayrılık günleri uzun!.

Yazık, ömür kısa; ayrılık geceleri uzun!

Yazık, aşk gazellerini, aşk hikayelerini kavuşma günlerinde okuduk.

Ancak vuslatın değerini bilemedik! [25]

Şaire göre, günümüz modern insanının her şeyden çok ihtiyaç duyduğu, susadığı ve zaman kaybetmeden elde etmesi gereken değer insanlıktır. Evrendeki bütün problemlerin çözümü için gerekli olan ilaç, insanlığı kurtaracak iksir ise dostluk ve sevgidir.

İran edebiyatı tarihinin son devirlerinde, özellikle de 1357 hş./1979 devrimi öncesi dönemde bazı şairlerin sembolik birtakım gizemli kelimeler ve terkipler de kullanarak hürriyet, özgürlük, insanlık, adalet, insaf, merhamet, cömertlik… gibi toplumlara yön veren değerlerin ortadan kaybolması ya da birtakım değerli şahsiyetlerin ölümü üzerine kaleme almış oldukları, siyasî ve sosyal mersiye olarak da adlandırılabilecek yeni bir mersiye türü ortaya çıkmış oldu. Bu tarzda şiir yazanlar arasında, Ferîdûn-i Muşîrî, Muhammed Rızâ Şefî‘i-yi Kedkenî, Nasrullâh-i Merdânî gibi isimler ön sıralarda yer almaktadır. [26]

Muşîrî’nin Eşkî Der Gozergâh-i Târîh adlı aşağıdaki şiiri, insânî değerlerin kaybedilişi, dünyanın ebedî olmadığı, sadece iyiliklerin ve dostlukların kalıcı olduğu gibi yüce duyguları ve bu çerçevede daha başka değerlendirmeleri içeren oldukça anlam yüklü dizelerden oluşmaktadır:

  • Tarih Geçidinde Bir Damla Gözyaşı

Kâbil’in eli, Hâbil’in kanına bulandığı günden beri,

Adem’in çocuklarının damarlarındaki kanda,

acı düşmanlık zehri dolaşmaya başlayalıdan beri,

İnsanlık öldü!

Adem diri olsa da…!

Kardeşleri, Yusuf’u karanlık kuyuya atalıdan beri,

Baskı, zulüm ve kanla Çin Seddi’nin duvarları yükseleliden beri,

insanlık ölmüştü!

Sonra dünya insanlarla doldu…

Ve bu değirmen döndü, döndü…

Adem’in ölümünden sonra asırlar, asırlar geçti.

Yazık!

İnsanlık bir daha geri dönmedi!

Asrımız,

insanlığın ölüm çağıdır!

Dünyanın sinesi iyiliklere kapalıdır!

Özgürlükten, doğruluktan, vefadan… söz etmek aptallıktır.

Musa’dan, İsa’dan, Muhammed @’dan söz etmek yersizdir?!

Asrımız,

insanlığın ölüm çağıdır!

Ben, bir gül dalının solmasından,

hasta bir çocuğun sessiz bakışından,

kafesteki bir kanaryanın inleyip sızlamasından,

zincirlere, prangalara vurulmuş birinin üzüntüsü yüzünden

-idam sehpasında asılmak üzere olan bir katilin bile-

gözleri yaşlı, kızgınlığı boğazında düğümlenen biriyim.

Bir yaprağın kurumasından bahsetmiyorum.

Ah, yazık; ormanları çöle çeviriyorlar!

Kanlı ellerini,

halkın gözleri önünde saklıyorlar!

Bu namertlerin insana reva gördüklerini,

hiçbir hayvan diğerine yakıştıramaz!

Bir yaprağın solup pörsümesinden bahsetmiyorum.

Kanaryanın kafeste can verişinin ölüm olmadığını farz et.

Dünya üzerinde bir gül dalının bile yetişmediğini farz et.

Ormanların ta yaratılıştan beri çöl olduğunu farz et.

Bütün bu musibetlere, sabırla direnen insanlar arasında,

sevginin ölümünden, aşkın tükenişinden söz edilmektedir.

Dillerde dolaşan, insanlığın ölümüdür! [27]

  • Barış Diyarından Bir Esinti

Birisi günün birinde bana:

“Bunca yaşadın. Ne yaptın?” diye sorarsa,

Ben, defterimi gözlerinin önünde açıp ağlayarak,

gülerek başımı kaldırırım:

“Yeni bir tohum attım toprağa,

dirilip boy atacak, meyve verecek.

Ancak, çok bekledi, geç kaldı.”

“O uçsuz bucaksız masmavi gökyüzünün altında,

avazımın çıktığı kadar her yerde aşkın yüce adını tekrarladım, durdum.

Bu yorgun, bu kısık sesimle,

dünyanın bir köşesinde uykuda kalmış birini uyandırırım diye.

Ben şefkati övdüm.

Ben kötülükle savaştım.

Bir gül dalının, bir çiçeğin solmasına üzüldüm.[28]

Kafesteki kanaryanın ölümüyle yasa boğuldum.

Halkımın sıkıntılarından dolayı

bir gecede yüz defa öldüm.

Ancak, akılsızlarla savaşmak gerektiğinde,

kılıç bile kullandım.

Beni kınama.

Ben, sevda yolunda yürüdüm.

Yürüdüğümüz daracık ve upuzun yolda,

cehalet karanlıkları kol geziyordu.

İnsana inanmak, insana güvenmek yolumun kandiliydi.

Kılıç Ehrimen [29]’in elindeydi!

Bu meydanda benim tek silahım vardı.

O da, sözdü.

Şiirim, gönüllere ateş salmakta.

Gönlüm kuru bir ağaç gibi her tarafından alevlenip yanmakta.

Bu defterin tek bir sayfasını olsun oku, belki;

“Acaba bundan daha fazla yanılır mıymış?!” dersin.

Sabahı olmayan gecelerde hiç uyku tutmadım.

İnsanın mesajını, insana ulaştırmaya çalıştım.

Sözüm, barış diyarından bir esintiydi.

Düşmanlıklar dikenliğinde bütün bu şeytanlıkları kökünden kazımak için

belki de şiddetli bir tufan vardı.

Bizden önceki bilge yaşlılar, öğüt verircesine:

Geç kaldık…, Geç kaldık…” dedi durdular.

Bizim gibi binlercesinin sözü çöllerde yankılanmakta:

“Başka bir ses olmalı, başka bir tufan” [30]

“Başka bir dünya kurulmalı!

O dünyada,

yeniden

yeni bir insan yaratılmalı.” [31]

  • Misafir

Dünya, hiç durmadan seferde olan bir tren gibidir.

Zaman raylarının üzerinde, süzülen yıldız gibi akar geçer.

Ezelin karanlık derinliklerinden,

ebedin bilinmeyen yarı aydınlık çöllerine

ne haberler götürüyor da, böyle acelesi var?!

Trenin yolcuları, ezelden ebede değil, ah, kısa bir fırsatta,

bu upuzun yolun iki durağı arasında

isteseler de, istemeseler de ilerliyorlar.

İki durak,

tanıdığın iki durak:

doğum ve ölüm;

iki yokluk arasında kısa bir varlık

Adı ömür ki o da, rüya gibi geçer gider.

Pencerenin kenarında, diğer yolcular gibi

bakış sürem içerisinde seyrediyorum:

bu ölü tabiatı, evreni, hayatı,

insanlığın kaderini,

bu hayat adı verilen yanık şarkıyı,

bir hiç uğruna delicesine kavgayı,

bu zulüm pazarında

insanın sığınaksız kalışını,

aileyi,

anneyi,

babayı,

vatanı,

evladı,

bizden önce o uçsuz bucaksız yollarda ömür tüketmiş yoldaşları…

Pencerenin kenarında, kendi hayalimle meşgulken

ansızın durak sesi, süremin bittiğini salık verir.

Yarım nefes alacak kadar beklemeyecektir,

inmek gerekir. [32]

  • Dünya Geçidinde

Gül seyrinden doyulur mu?

Gül ile arkadaş olan yaşlanır mı?

Yüzlerce dağ büyüklüğünde üzüntün

bir arpa kadar mutluluğun olsa bile

onu karanlığın derinliklerine at, bunu koru.

Dünya bir geçittir.

Başlangıcı ve sonu belirsiz.

Yol, ama düzgün değil.

O yoldan bir defa geçeceksin

Ah, bir defa…

Bir defa…

Bir defa…

Görürsün, bir gün seni gülden daha nazik bir şekilde doğurur,

sıkıntılarla besler büyütür,

ertesi gün soldurur ve yapraklarını yerlere serer!

Toprağını çöl kasırgalarının pençesine teslim eder!

Dünya bir geçittir.

Yüz yıl ömrünü tüketsen de,

Yüz asır üzerinde yürüsen de, varlığının sırrını anlayamazsın.

Karanlık ve aydınlık,

çirkinlik ve güzellik,

acı ve tatlı,

gözyaşından ve gülümsemeden oluşmuş bir karışım.

İnsan bu geçitte bir şaşkın;

bir an üzüntülü,

bir an mutlu.

Hem Hafız’ın şiirleri var, hem Cengiz’in kılıcı.

Hem benim tozlu köşem, hem Perviz’in sarayı.

Hem tatlısı var, hem acısı;

Hem baykuşu var, hem kanaryası;

Hem düşmanın kini, hem dostun iyiliği.

Buna sımsıkı tutun, ondan sakın.

Ölüm, görünüşte çirkin ve acı olsa da,

dünyaya gelmek, tatlı ve güzeldir.

Yükselmek, dal budak salmak,

meyve vermek,

çiçek açmak,

her an bir dünya dolusu manzaradır.

Üzüntüyü eğer iyi tanırsan, mutluluğun var oluşunun sırrıdır.

Gam olmazsa, dünyada mutluluk olmaz.

Gam, bu alın yazısıyla her zaman yoldaştır.

Boş yere üzülmek, boşunadır.

Dünya, bir aynadır.

Onda ne görmek istiyorsun?

Bu aynadaki iyilik de kötülük de bizdendir.

Sen hangisini istersen, onu seçebilirsin.

Dünya bir geçittir.

Bu geçitte,

Senin işin, iyilik ordusuna katılmandır.

Senin işin, güzelliklere gönül bağlamaktır.

Senin işin, sert taştan mücevher üretmektir.

Senin işin, ömrün her anından zevk almaktır.

Senin işin, karanlıklarla mücadeledir.

Senin işin, dünden daha iyi olabilmektir.

Senin işin, yarını güzelleştirmektir.

Ben, güzelliklere gönül veriyorum, inancım budur.

Ben, şefkati övüyorum, yolum budur.

Ben, sıkıntıları sabırla karşılıyorum.

Ben, yaşamayı seviyorum.

İnsanı, yağmuru, yeşili övüyorum.

İnsanı, yağmuru, yeşili söylüyorum.

Bu geçitte,bırak kendimi kaybedeyim.

Bırak bu yoldan dostumla, dostumla geçeyim…

Ey dünyanın en güzel çiçekleri,

Ey varlığın en tatlı gülücüğü,

Ey bu geçitte benim yolumun şefkati ve ışığı,

her zaman senin yüzüne dikeceğim doyum bilmeyen gözlerimi.

Senin adını tekrarlamam,

içimdeki ölü sahrayı gülistana çevirmiştir.

Ben seni seyretmekle, yemyeşil kaldım bir genç gibi.

Ben seninle yepyeni, ebedî bir ruha kavuştum.

Gül seyrinden doyulur mu?

Gül ile birlikte bulunan yaşlanır mı?[33]

Baştan başa mesaj ve anlam yüklü ve seçkin tasavvufi şiirlerinden biri olan Kurt aldı şiirinde şair nefis kurdundan bahsetmektedir. Doymak bilmeyen arsız kurt insanoğlunun yaratılışından içerisinde gizli olarak hayat sürmektedir. Bu kurdu alt edebilmenin güçle, bilek zoruyla olmadığı ortadadır. Bu kurt ile iyi geçinen ve onun dediklerini yerine getiren onun huyunu öğrenir. Ancak ve ancak o kurdun kafasını kopararak bir tarafa atabildiği durumda insan temizliğe ve yüceliğe kavuşur:

Gençliğinde kurdunun başını kopar,

Bu kurt seninle birlikte büyür ve yaşlanırsa vay haline.

Yaşlandığında aslan gibi güçlü olsan bile

Yaşlı kurdun karşısında güçsüzsün.

İnsanlar birbirlerini parçalıyorlarsa,

Kurtlarını kılavuz ve rehber edinmişlerdir.

İnsan böyle dertler ve sıkıntılar içerisindeyse,

Kurtlar egemenlik sürüyorlardır.

Kurtlar birbirleriyle dost, insanlar birbirine yabancı

Bu garip durum kime söylenmeli?! [34]

Ferîdûn-i Muşîrî’nin şiirinde her zaman bu ve benzeri beyitler onun insanlığa verdiği değeri göstermektedir. Şairin hayatının her döneminde ve hemen hemen bütün şiirlerinde ana tema olarak bu gibi değerler en ön sırada yer almaktadır.

Ferîdûn-i Muşîrî’ye göre; dünyaya adım atan her çocuk insanlığın kurtuluş ümidini elinde taşıyan birer umut kaynağıdır.

Ey dünyaya gelmemiş çocuk,

Ey uzak arzu,

Ne zaman yüzünü göstereceksin?

Ey belirgin olmayan nur, seni iyi göremiyorum.

Ne zaman perde açıyorsun?

Bu günü yakala

Çünkü dün çoktan elden gitti.

Yorgun insanın kurtuluşu senin elindedir.[35]

Fars edebiyatında ve özellikle de tasavvuf edebiyatında kûçe=sokak kelimesi yoğun olarak kullanılmaktadır. Sokak herkese açık olan genel bir güzergah olmasına rağmen onun da mahremleri vardır.

Attâr yedi aşk şehrini gezdi.

Biz henüz bir sokağın kıvrımındayız.

                                        Mevlânâ

Ey sevgilimizin sokağından geçen,

Haberin olsun sevgilimizin duvarı kafaları yarar.[36]

Ferîdûn-i Muşîrî’nin Kûçe adlı şiirinin konusu, diğer eserlerinden biraz farklıdır. Kûçe dışında da aşk konulu çok üst dereceden şiirler kaleme almıştır. Ancak bu şiire bu kadar önem verilmesi ve öne çıkarılmasının sebebi; daha çok utangaçlıkla karışık, tatlı, üzüntü verici, tehlikesiz, zararsız, masumane ve ebedi duygular taşıyan ifadelerle dolu olmasıdır.

Sensiz mehtaplı bir gecede yine o sokaktan geçtim,

Bütün bedenim göz kesildi şaşkın şaşkın senin ardından baktım.

Ruhumun derinliklerinde senin hatıranın gülü parıldadı.

Yüzlerce hatıranın kokusu yayıldı.

Şair, bu ilk mısralarıyla okuyucuyu kendisine alıştırmaya çalışıyor. Bu mısraları bir ip gibi okuyucunun boynuna atarak onu sokağın kıvrımlarında kendisiyle birlikte devam etmeğe çağırıyor.

Birlikte o sokaktan geçtiğimizi,

kanatlanıp o muhteşem halvette gezindiğimizi hatırladım.

Gönlümün senin arzunla kanat çırptığı ilk gün,

Bir güvercin gibi çatının saçağına kondum.

Sen beni taşladın! Ben ne ürktüm ne de kopup gittim.

O gece ve diğer bütün geceler üzüntünün karanlıkları arasında geçti gitti!

Ne incittiğin aşıktan artık bir haber aldın!

Ne de o sokaktan artık geçiyorsun!

Sensiz, ancak ne hallerde ben o sokaktan geçtim….[37]

———————————————————

Prof. Dr. Nimet YILDIRIM, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri Bölümü Öğretim Üyesi.

[1] Hasan Ali Muhammedî, Ez Bahâr Tâ Şehriyâr, Tahran 1374 hş., s. 555; Şekîbâ, Pervîn, Şi‘r-i Fârsî Ez Âğâz Tâ İmrûz, Tahran 1373 hş., s. 368; Hâkimî, İsmâîl, Edebiyât-i Mu‘âsır-i Îrân, Tahran 1374 hş., s. 143; Borka‘î, Seyyid Muhammed, Sohenverân-i Nâmî-yi Mu‘âsir-i Îrân, Tahran 1373 hş., V, 3310.

[2] Ez Bahâr Tâ Şehriyâr, s. 555; Şi‘r-i Fârsî Ez Âğâz Tâ İmrûz, s. 368; Edebiyât-i Mu‘âsır-i Îrân, s. 143; Ya‘kûbşâhî, Niyâz, ‘Âşıkânehâ, Tahran 1373 hş., s. 113; Novrûzî, Cihânbehş, Edebiyât-i Mu‘âsir, Tahran 1376 hş., s. 347.

[3] Ez Bahâr Tâ Şehriyâr, s. 555; Şi‘r-i Fârsî Ez Ağâz Tâ İmrûz, s. 368; ‘Âşıkâne- hâ, s. 116.

[4] Şi‘r-i Fârsî Ez Ağâz Tâ İmrûz, s. 368.

[5] Ez Bahâr Tâ Şehriyâr, s. 555; Şi‘r-i Fârsî Ez Ağâz Tâ İmrûz, s. 368.

[6] Yûsufî, Gulamhuseyn, Çeşme-yi Rûşen, Tahran 1373 hş., s. 744; Edebiyât-i Mu‘âsir, s. 347-348;

[7] Ferşîdverd, Husrev, “Zebân u Edebiyât-i Mu‘âsir”, Keyhân-i Ferhengî, X/5 (100), Tahran 1372 hş., s. 100.

[8] Lengrûdî, Şems, Târîh-i Tahlîli-yi Şi‘r-i Nov, Tahran 1370 hş., I, 244; Âjend, Yakûb, Edebiyât-i Novîn-i Îrân, Tahran 1363, s. 354

[9] Edebiyât-i Novîn-i Îrân, s. 354.

[10] Târîh-i Tahlîli-yi Şi‘r-i Nov, I, 244; Hâkimî, İsmâîl, “Nukâtî Pîrâmûn-i Şi‘r-i Nîmâ”, Edebiyât-i Mu‘âsir, I/8, Tahran 1375 hş., s. 10.

[11] Fesâyî, Mansûr Restigâr, Envâ-i Şi‘r-i Fârsî, Tahran 1372 hş. s. 178;

[12] Ferşîdverd, Husrev, Der Bâre-yi Edebiyât u Nakd-i Edebî, Tahran 1373 hş. I, s. 257.

[13] Der Bâre-yi Edebiyât u Nakd-i Edebî, I, s. 125.

[14] Der Bâre-yi Edebiyât u Nakd-i Edebî, I, 145.

[15] Edebiyât-i Mu‘âsır-i Îrân, s. 143.

[16] Yahakkî, Muhammed Ca‘fer, Çun Sebû-yi Teşne, Tahran 1375 hş., s. 120, 162.

[17] Muşîrî, Mahşîd, Çihil Sâl Şâirî, Tahran 1375 hş., s. 31.

[18] Çihil Sâl Şâ‘irî, s. 12; Muşîrî, Ferîdûn, Guzîne-yi Eş‘âr, Tahran 1369 hş., s.83.

[19] Guzîne-yi Eş‘âr, s. 96.

[20] Muşîrî, Ferîdûn, Ez Diyâr-i Âştî, Tahran 1373 hş., s. 144.

[21] Ez Diyâr-i Âştî, s. 33.

[22] Ez Diyâr-i Âştî, s. 99.

[23] Guzîne-yi Eş‘âr, s. 220.

[24] Bahâr Râ Bâver Kon, s. 23 ; Çihil Sâl Şâ‘irî, s. 122.

[25] Çihil Sâl Şâirî, s. 135.

[26] Rezmcû, Huseyn, Envâ-‘i Edebî Ve Âsâr-i Ân Der Zebân-i Fârsî, Tahran 1374 hş., s. 102;

[27] Guzîne-yi Eş‘âr, s. 113.

[28] Şair, burada Bahâr râ Bâver Kon adlı şiir mecmuasında yer alan Eşkî Der Gozergâh-i Târîh adlı şiirine işaret etmektedir.

[29] Ehrimen: Zerdüşt dininde kötülük, şer ve karanlık tanrısı.

[30] Nîmtâc-i Selmâsî’nin

“Novh-i dîger be bâyed u tûfân-i dîgerî

Tâ lekkehâ-yi neng-i şoma şost u şû koned

Ayıplarınızın lekelerini temizlemek için

Başka bir ses, başka bir tufan gerekir.”

beytinden iktibas edilmiştir.

[31] Hafız-i Şîrâzî’nin aynı duyguları dile getiren aşağıdaki mısralarından iktibas edilmiştir:

Âdemî der âlem-i hâkî ne mî âyed be dest

Âlemî dîger be bâyed sâht vez nov âdemî

Topraktan yaratılan bu alemde bir tek insan bile bulunamıyor.

Yeni bir dünya ve yeniden bir insan yaratılmalı.”

[32] Çihil Sâl Şâirî,s. 189-191.

[33] Muşîrî, Ferîdûn, Âh Bârân, Tahran 1373 hş., s. 89-95.

[34] Ez Diyâr-i Âştî, s. 110;

[35] Ez Diyâr-i Âştî, s. 129.

[36] Hafız-i Şîrâzî, Divan (nşr. Muhammed-i Kazvînî-Kâsım-i Ğanî) Tahran 1375 hş., s. 153.

[37] Ferîdûn-i Muşîrî’nin,

Bî to mehtâb-şebî bâz ez ân kûçe gozeştem

Heme ten çeşm şodem u hîre be donbâl-i to geştem

beytiyle başlayan ünlü Kûçe şiiri, Gazel ustası Hâfiz-i Şîrâzî’nin

Zulf âşufte vu hey kerde vu handân leb u mest

Pîrehen çâk u ğazelhân u surâhî der dest

Nergiseş arbede cûy u lebeş efsûs konân

Nîmşeb dûş be bâlîn-i men âmed u nişest[37]

şiiriyle aynı vezinde (fâ‘ilâtun fe‘ilâtun fe‘ilâtun fe‘ilât/fe‘lun) yazılmıştır. Guzîne-yi Eş‘âr, s. 89-91.

Reklamlar

Responses

  1. Tek cümleyle süper olmuş….


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: