HAFIZ

HÂFIZ-İ ŞÎRÂZÎ, DİVAN, ÇEVİRİ VE AÇIKLAMALAR

  iran-08-1371

 

1. GAZEL: SAKΠ

1.       Döndür kadehi ey sâkî[1], sun bana ve meclistekilere;

Çünkü aşk kolay göründü önceleri, ancak zorluklar çıktı sonradan.

2.       Seher yeli bir misk kokusu almak ümidiyle sevgilinin zülfünü açınca,

Saçların kıvrımlarından ne kanlara boyandı yürekler?!

3.       Pîr-i muğân[2], sana seccadeyi şaraba boya derse, dediğini yap.

Çünkü yolcu/sâlik[3] konakların yolunu yordamını bilir.

4.       Sevgilinin konağında, nasıl dinlenebilir, nasıl eğlenilebilirim?

“Yükleri bağlayın” diye feryat edip durmakta çan.

5.       Gece karanlık, dalga korkusu ve dehşetli bir girdap var.

Nerden bilir halimizi hafif yükleriyle sahil yolcuları?!

6.       Arzularıma esir olarak yaptığım her iş sonunda adımı kötüye çıkardı.

Meclislerde dolaşan sır, nasıl gizli kalır ki?

7.       Hâfız! Sonsuz bir mutluluğa erişmek istiyorsan ondan uzak olma.

Sevdiğine eriştiğinde de artık terk et dünyayı ve görmezden gel onu.

 
 [1] Sâkî: Sâkî kelimesinin sözlüklerdeki anlamı; “su veren, sulayan”dır. Arapça “s e k a, y e s k î, s e k y e n” kökünden etken ortaçtır. Farsça’da özellikle “şarap veren, şarap sunan” anlamında kullanılır. Eğlence meclisinde şarap kadehini dolaştırarak şarap içenlere şarap sunan kimseye “sâkî” denir. Sâkî kelimesi aynı zamanda mecazî olarak “şarap” anlamında da kullanılmaktadır. Bu yüzden “su veren” ya da “sakî” de “şarap veren” anlamını ifade eder. Her halükarda Fars şiirinde ta başlangıç dönemlerinden beri bu kelime “şarap veren” karşılığında görülür. Nitekim Rûdekî’nin bir dizesinde de aynı anlamı ifade eder:

Ey güzel şakıyan bülbül ses ver,

Ey saki o kadehi bize ver.

Şarap, insanın üzüntüsünü gidererek ona mutluluk verdiği, geçici olarak aklı ve düşünceyi perdeleyerek devre dışı bıraktığı için sakî de şarap içenlere şarap sunmakla onları kendilerinden geçirip sarhoş eder. Böylelikle sarhoşluktan kaynaklanan, aklın devre dışı kaldığı geçici sürede dünyanın az ya da çok üzüntüsünü unutturur, Onları sarhoş ederek mutlu eder. Muhammed b. Münevver’in Esraru’t-tevhîd’te aktardığı ve Şeyh Ebû Saîd-i Ebu’l-Hayr’ın ağzından çıktığını söylediği şu beyitler de aynı anlamları ifade eder:

Getir sun mutluluk sermayesini ey sâkî,

Hep Kubad’ın tacı gibi parıldayan şaraptan.

 [2] Pîr-i muğân: Sözlüklerde “pîr”; “yaşlı”, “eski”, “ak saçlı” anlamlarındadır. “Pîr ser”, “pîrân ser” ve “pîrâne ser” bileşikleri de bu anlamla bağlantılı olarak türetilmiştir. Zerdüşt inanışında pîr; “din adamı”, “dinî lider” ve “mûbed” anlamlarını ifade eder. Pîr-i Muğân; “muğların reisi”, “Zerdüşt inanırlarının önderi”; Tasavvufta; “mürşid-i kâmil”. Başlangıçta, pîr-i muğân; “şarap satıcısı”, “meyhanenin ak sakallısı” anlamlarında kullanılırdı. (Buhârâyî, Ferheng-i Eş‘âr-i Hâfız, s. 88; Berzger Hâlıkî, Şâh-i Nebât-i Hâfiz, s. 1089; Mu’în, Ferheng, “Pîr”, I, 884; “pîr-i muğân”, I, 886 Enverî, Sohen, “Pîr”, II, 1488-1489; Enûşe, Muhammed, “pîr-i muğân”, Dânişnâme, I, 236.

Ancak daha sonraları sûfîlerin kullanımında değişik mistik anlamlar da yüklenmiştir. Tasavvuf terimi olarak; “seyr u sulûk aşamalarını başarıyla geçmiş; sûfîler ve müritlere yol gösteren, onlara kılavuzluk eden sâlikler ve müritlere, aşka, ezelî ve ebedî sarhoşluğa, hedefledikleri menzile ulaşmada yol gösteren bilge yaşlı, kılavuz, mürşid” anlamlarında kullanılır. Bu terim daha çok Hâfız’ın gazellerinde görülür. Birtakım çevrelerin etkisinde bulunan ya da genel anlamıyla resmî tasavvufa, onların temsilcileri ve bağlılarına, dergah şeyhlerine inanmayan Hâfız, idealindeki piri, efsanevî mürşidi yaratmış ve ona “pîr-i muğân” adını vermiştir. Pîr-i muğân, “pîr-i meyhâne”, “pîr-i meyfurûş” ve “pîr-i tarîkat” bileşiklerinin anlamsal ve fiziksel bileşimleriyle oluşmuştur. Hâfız’ın şiirlerinde daha çok; “pîr-i harâbât”, “pîr-i harâbât perver”, “pîr-i peymânekeş”, “pîr-i durdîkeş”, “pîr-i gulreng” vb. şekilleriyle geçer. Söz konusu pîr, bazen “olgunluk” sembolü, bazen de “sevgiliye sıkı sıkıya bağlılığın” simgesidir. Zaman zaman Hâfız’ın şaibesiz duygularını, keskin görüşlerini, temiz, pırıl pırıl kalbini, şarapla, aşkla yoğrulmuş yaratılışını ifade eder. Bazen de pir, onu hedeflediği makamlara eriştirmektedir. (Buhârâyî, Ferheng-i Eş‘âr-i Hâfız, s. 87-115; Hurremşâhî, Hâfıznâme, I, 97-98; Enûşe, Muhammed, “pîr-i muğân”, Dânişnâme, I, 236).

[3] Sâlik: Hak yolunun yolcusu. Bu yola girmeden önce “tâlib: istekli” adıyla anılır. Buradaki istek; noksanlıklarını bilme, uyanıp kendine gelme ve ardından da olgunluk yoluna yönelişi algılayarak bu eksiklikleri tamamlama isteğidir. Bir bir pir/mürşid bularak onun açtığı aydınlıkta, yine onun önderliğinde söz konusu yolda yürümeğe başladıktan sonra adım adım olgunluk makamlarına erişir ve aşk yolcusu mürid, güçlü bir sâlik’e dönüşür. (Herevî, I, 3.)

5. GAZEL: GİDİYOR GÖNÜL ELDEN 

1. Gidiyor gönül elden yardım edin ey gönül sahipleri Allah aşkına!

Yazık, yazık aman çıkacak gizli dert açığa!

2. Masaldır, hikayedir on günlük sevgisi feleğin,

İyiliği fırsat bil dostlara ey sevgili.

3. Karaya oturmuş gemimiz, es ey uygun rüzgar,

Ola ki görürüz yine sevgilinin yüzünü

4. Gül ve şarap meclisinde gül, tatlı öttü dün gece bülbül:

Getirin sabah şarabını, uyanın ey sarhoşlar.

5. Ey cömertlik sahibi, selamette oluşun şükrüne

Sor bir gün de halini bu zavallı yoksulun

6. İki dünya huzuru, şu iki sözde gizli:

Dostlarla iyilik, düşmanlarla geçim

7. Vermediler bize geçit iyilik mahallesinde

Beğenmiyorsan eğer sen değiştir kaderi

8. İskender’in aynası[1] Câm-i Cem’dir [2] baksana

Sunar sana Dârâ’nın[3] durumunu mülkünün

9. Serkeş olma sakın, yakar seni gayretinden mum gibi

Elinde mermer taşını mum gibi eriten sevgili

10. Sûfî’nin bütün kötülüklerin anasıdır dediği o acı su

Daha hoş, daha tatlı bize kız oğlan kızları öpmeden

11. Daraldığında elin, iç, eğlen, sarhoş ol

Bu varlık kimyası Kârûn[4] yapar dilenciyi

12. Ömür katarlar ömrüne insanın Farsça söyleyen güzeller

Bir müjde ver saki neşeli rintlere

13. Giymedi ya Hâfız kendiliğinden şaraba bulanmış bu hırkayı

Mazur gör bizi ey namus timsali şeyh.

             

 
 


[1] Âyine-yi İskender: Âyîne-yi İskender: Farsça manzûm ve mensûr eserlerde “Âyîne-yi Sikender”, “Âyîne-yi İskender“ ve “Âyîne-yi İskenderî” şekillerinde geçen ve kısaltılıp daha çok birinci kısmıyla “âyine” şeklinde kullanılan Âyîne-yi İskender, İskenderiye şehrinde kurulu bir kulenin üzerinde, gemilerin gidip gelişlerini izlemek için yaptırılmış bir aynadır. Gerçekte bu, İskenderiye’de bir kulenin tepesine yerleştirilmiş bir aynadır. Daha sonraları bu şehrin kurucusu İskender’in adıyla anılmıştır (Hurremşâhî, Hâfıznâme, I, 134; Ferheng-i Esâtîr, s. 55; Mu’în, Ferheng, “Âyîne-yi Sikender”, V, 72).

Ancak efsanelere göre; İskender, yabancıların burada çıkartacakları kargaşa ve terörist hareketleri engellemek için bu kuleyi kurdurmuştur. Üzerine koydurduğu aynadan da sürekli burada nöbet tutan bekçileri yardımıyla gözetlemeyi sürdürmeleri sağlanmıştır. Herhangi bir düşman saldırısında bekçiler ve gözcüler tarafından İskender’e haber verilerek bu şekilde iki kez yabancı saldırıları önlenmiştir. Üçüncü bir defasında gözetleme kulesindeki görevlilerin duyarsız davranışları sonucu düşmanlar, şehri yerle bir etmişler, bu aynayı da denize atmışlardır. İskender durumu öğrenince, aynayı denizden çıkarttırmış ve tekrar kulenin üzerine koydurtmuştur (Ferheng-i Esâtîr, s. 55; Ânendrâc, “Âyîne-yi İskenderî”, I, 118).

İskender’in aynası, özellikle de tasavvuf edebiyatında yaygın olarak kullanılan ve uzağı gösteren, ufuk açan, insana dünyayı gösteren “Câm-i Cem”i hatırlatır. Bu iki mazmûn, Fars edebiyatında birbirlerinin yerine de kullanılır. Çünkü her ikisi de, efsanemsi oluşları açısından ortak özellikler taşımakta, gizliliklerden haber vermekte, tasavvuf açısından da birtakım şifrelerin çözümlenmesinde, yaratılış sırlarının açıklanmasında sevgilinin hep kapalı, uzak kalmış yüzünü görmede araç olarak kullanılırlar (Ferheng-i Esâtîr, s. 55).

Ayna, bazen şarap kadehini, bazen de tasavvufta çeşitli aşamalardan geçmek için yola çıkmış müridin gönül temizliği ve aydınlığını simgelemektedir. Bir taraftan İskender’in aynayla ilişkilendirilmesi, diğer taraftan İskender’in hayat suyu ve Hızır ile aralarında bağ kurulması, öte yandan Fars edebiyatında hayat suyu ve Câm-i Cem’in birbirleriyle ilgileri, bazen bir tasavvufi atmosfer oluşturmaktadır. Âyîne-yi İskender tasavvufta bir terim olarak Allah’tan başka her şeyden arınmış ve yalnız haki­katlerin aksettiği “insân-ı kâmilin gön­lü”nü ifade eder (Pala, “Âyîne-yi İskender”, DİA, IV, 252).

Bazı kaynaklarda da Ehramlar ile İskenderiye fenerinin aynı kişi tarafından yaptırıldığı söylenmektedir. Bu yapı hakkında birtakım kaynaklarda efsanevî rivayetlere de rastlanır. 439 yılında İskenderiye’yi ziyaret eden Nâsır-i Husrev Sefernâme’sinde şöyle der: “Onun üzerine, yakıcı özelliği olan bir ayna yerleştirmişlerdi. İstanbul’dan gelen Bizans gemileri tam karşısına geçtiklerinde o aynadan bir kıvılcım gemiye düşer ve onu yakardı.” (Fâtihînejâd, İnayetullâh, “İskenderiyye”, DMBİ, VIII, 380).

Âyîne-i İskender, üç katlı ve yüksekliği 135 m.’yi bulan İskenderiye (veya Pharos) Feneri’nin tepesinde bulunduğu rivayetinden dolayı, “İskenderiye Feneri” adıyla da anılır. Mısır’da İskenderi­ye Limanı karşısındaki Pharos adası üzerinde yapılan bu anıt-fenerin geçen ge­milere yol göstermesi, şehri ve limanı aydınlatması, tepesindeki aynanın kırk mil uzaktan görünmesi gibi özellikleri, onun dünyanın yedi harika­sından biri sayılmasına sebep olmuştur. 650/1252 yılına kadar varlığını koruyan bu fener, yapıldığı çağda (MÖ. III. yüz­yıl) teknik bakımdan çok gelişmiş bir araç kabul edilir (Pala, Divan Şiiri Sözlüğü, s. 150-151; a. mlf., “Âyîne-yi İskender”, DİA, IV, 252).

[2] Câm-i Cem: İran hükümdarlarından Cemşîd ile Keyhusrev’e, aynı zamanda Süleyman Peygamber ve Büyük İskender’e ait olduğu kabul edilen sihirli kadeh. İçine bakıldığında, dünyada olup biten her şeyin görüldüğüne inanılan bu kadeh, İran ve Türk edebiyatlarında; “câm-i cihânârâ”, “câm-i cihânnumâ”, “câm-i cihânbîn”, “câm-i âlembîn”, “câm-i gîtînuma: dünyayı gösteren kadeh”, câm-i Keyhusrev: Keyhusrev’in kadehi”, “Âyîne-yi Süleyman: Süleyman’ın aynası”, “Âyîne-yi Sikender: İskender’i aynası”, “Piyâle-yi Cem: Cem’in kadehi” adlarıyla da anılır.[2] Bilginler ve hekimlerin yaptığı câm-i cem, yedi ülkeyi gösterir.

Şarabın Cemşîd döneminde ortaya çıkmış olmasına bakılarak “Câm-i Cem: Cem’e ait kadeh”, gizlilikleri keşfeden özelliğinin yanı sıra “şarap kadehi” için de kullanılır. Fars edebiyatında şarap kadehi de Cem’e nisbet edilir.[2] Firdevsî’nin rivayetine göre; Keyhusrev, buna bakarak Bîjen’in kaldığı zindanı görmüş ve bunun üzerine Rüstem’i onu aramaya göndermiştir.

Cemşîd, dünyadaki gelişmeleri Câm-i Cem’den izlemiştir. Cemşîd’ten sonra bu kadeh Keyhusrev’e, ondan sonra da Dârâ’ya miras kalmıştır. Cemşîd’in şarabı ve Câm-i Cem’i icadından dolayı, tasavvuf edebiyatında şarap kadehi ve şarap içme, bütün varlık sırlarını gösteren “câm-i cihânnumâ” gibi bütün sırları insana açıklayan, bildiren bir iksir olarak kabul edilmektedir. Mutasavvıflar genellikle “Câm-i Cem” ya da “câm-i cihânnumâ”yı “gönül”e benzetirler.

Daha çok efsanevî İran hükümdarı Cemşîd’e ait olduğuna inanılan câm-ı Cem’in kimin tarafından icat edildiği kesin olarak belli değildir. Şâhnâme’de; Cemşîd’ten genişçe söz edildiği halde, onun böyle bir kadehi bulunduğuna dair herhangi bir bilgiye rastlanmaz. Öte yandan aynı eserde Keyhusrev’den bahsedilirken onun bu nitelikleri taşıyan bir kadehi olduğu ve bu kadehin kullanıldığı olay hakkında bilgi verilmektedir. Şâhnâme’ye göre; İran’ın ünlü pehlivanlarından Gîv’in oğlu Bîjen, Efrâsyâb tarafından yakalanıp onun emriyle bir kuyuya atılmış, oğlunun hasretiyle yanıp tutuşan babası ondan ümidini kestiği sırada Keyhusrev kadehine bakarak Bîjen’in bir kuyu içinde bulunduğunu Gîv’e haber vermiş, Rüstem de gidip onu kurtarmıştır.[2] Bu yüzden söz konusu kadeh, VI./XII. yüzyıla kadar Keyhusrev’in kadehi adıyla bilinmiştir. Şâhnâme’de bu ünlü ve marifetli kadehin Cem’e ait olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Ancak Cem’in ününün Keyhusrev’den daha yaygın olduğu, öte yandan bazı Müslümanların, onu, İsrailoğulları’na gönderilen Süleyman Peygamber ile aynı kişi olduğunu kabul etmeleri, bunların yanı sıra şarabın da Cemşîd tarafından bulunduğu rivayetlerinden hareketle Keyhusrev’in kadehi Câm-i Cem ve Câm-i Cemşîd adlarıyla anılmaya başlanmıştır.

Cem, hem Süleyman Peygamber ve hem de Cemşîd’in adıdır. Cem kelimesi, yüzük, kuşlar, cinler ve periler gibi yaratıkları ifade eden kelimelerle birlikte bulunduğunda söz konusu olan Süleyman Peygamber’dir. Ancak, ayna ve ünlü sed ile birlikte anıldığında, İskender kastedilmektedir. Arapların, İran’ı ele geçirmeleri ve İran’da İslâmiyet’in yayılmasından sonra, İran millî hikayeleri ya da tarihî rivayetlerinin önemli bir kısmı Sâmî kökenli rivayetlere karışmaya başladı. Ünlü İran hükümdarları, özellikle İsrailoğulları Peygamberleri ve hükümdarlarıyla benzer özellikleri gerekçesiyle birbirlerine yaklaştırıldı ve aralarında ilişkiler kuruldu. Örneğin; Zerdüşt, İbrahim Peygamber ve Ermîyâ Nebi ile eşleştirilerek birlikte anılmaya başlandı.

Hâfız’ın divanında Câm-i Cem iki ayrı anlamda kullanılır. “Şarap kadehi” anlamıyla o, saf şarap kadehinde dünyanın gizliliklerini gözleriyle açık açık görür, öncekilerin ve sonradan geleceklerin gerçek maceralarının gizemlerini çözmeğe çalışır. İkinci anlamıyla Cem’in kadehi; “gaybı görebilen, sırları ve şifreleri çözebilen arifin gönlü” anlamında mecazî olarak kullanılır. Bu anlamda Cem’in kadehi; arifin temiz, aydınlıklarla dolu eğitilmiş gönlüdür. Bu gönül, sevgilinin tecellî ettiği yer, çözülemez, anlaşılamaz, belirsiz yaratılış sırlarını gösterebilen bir ayna olarak kabul edilir.

Şarabın Cemşîd döneminde icadı ve VI. yüzyıldan itibaren Cemşîd’in Süleyman Peygamber ile karıştırılması, kadehin Cemşîd’e mal edilmesine sebep olmuş; devlere ve cinlere egemen olmak, havada seyahat etmek gibi olağan üstülükler her ikisinin de ortak özellikleri olarak görülmüştür. İran destanlarında; başta Cemşîd olmak üzere Keyhusrev’in de başşehri olan, harabeleri günümüze kadar gelen Taht-ı Cemşîd (Persepolis), aynı zamanda Süleyman’ın da başşehri sayılmış, Cemşîd ve Keyhusrev rivayetini bağdaştırmak için kadehin Cemşîd tarafından yapıldığı, Keyhusrev’in de içine birtakım şekiller yapıp onu sihirli bir hale getirdiği ileri sürülmüştür.

Câm-i Cem: “bütün evrendeki durumu, yedi feleğin sırrını, açık ve ayrıntılı bir şekilde gösteren bir kadehtir.” Hudâynâmelerde; astronomik şekiller, yıldızlar ve gezegenlerin resimleri, yeryüzünün yedi kıtasının şekilleri onun üzerine işlenmiştir. Gizemli özellikler taşımakta olan Câm-i Cem’de, yerkürenin en uzak noktalarında bile gerçekleşen olaylar da yansımaktadır. Bazıları onu Cemşîd zamanında şarabın ilk kullanılmaya başlandığında onun şarap içtiği kadeh olarak tanıtırlar. Bir kısım araştırmacılar da, bu konuda iki kadehten söz ederler: Bunlardan birisi, Cemşîd’e ait olan, diğeri de dünya olaylarını yansıtan kadehtir. Bu iki kadeh arasındaki ilişki, eski İran rivayetlerinde şarabın Cemşîd tarafından keşfedildiği ve kadehin şarap içmek amacıyla yapılmış olduğunun aktarılmış olmasından kaynaklanır.

Özellikle sûfî çevrelerin yükledikleri mistik ifadeler ya da sembolik ve mecazî anlamlarıyla Câm-i Cem ile âb-i hayat arasında da ilgi kurulmuş, Câm-i Cem, bazı şiirlerde “Câm-i Hızr” olarak da kabul edilmiş, tasavvufta, birbirinden farklı şekillerde geçmiştir. Örneğin Câm-i Cem; “gönül”, “ruh”, “can”, “gönül aynası”, “bilge nefis” ve benzeri anlamlarda kullanılmıştır. Bu noktadan hareketle Hâfız, her şeyi “câm-i mey: şarap kadehi”nde bulmuş, “aks-i ruh-i yâr: sevgilinin yanağının yansıması”nı “piyâle: kadeh”te ezelî mabudun cemalini “sarhoşluk ve heyecan aynası”nda seyretmiştir. Câm-i Cem’in tasavvuf terminolojisinde gerçek anlamı; “arifin ya da müridin temiz ve saf, her şeyden bağlantısını kesmiş, özgür, içerisi ayna gibi parıldayan, şeffaf gönlü”dür. “Câm-i hakîkatnumâ: gerçeği gösteren kadeh” olarak da bilinen bu kadehin en kutsal ve en yüce görevi, ilahî tecellîleri kavrama, sevgilinin güzelliklerinin yansımalarını gösterme, ona aynalık görevinde bulunma, onun peçesiz, hicapsız yüzünü seyretmedir. Kadehi bu ve benzeri anlamlarıyla Fars edebiyatında yaygın olarak görmek mümkündür.

Kaynaklarda; “Câm-i Cem”in, “Âyîne-yi İskender”le aynı olduğuna dair bilgilere de rastlanır. Bu görüş, her ikisinde de uzakta olanları gösterebilme özelliği bulunmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmış olmalıdır. Edebî bir metinde Câm-i Cem, “yüzük” ve “rüzgar” sözleriyle birlikte geçiyorsa, Süleyman’la; sed ve âb-i hayât tabirleriyle birlikte ise İskender’le; bunların dışında birtakım kelimelerle ilişkilendiriliyorsa, Cemşîd veya Keyhusrev’le ilgilidir. Câm-i Cem, tasavvufî metinlerde “her türlü kötülükten arınmış tertemiz gönül ve ruh” anlamında kullanılmıştır.

Câm-ı Cem, İslâmî dönem İran edebiyatında tasavvufi bir içerik de kazanmış, Senâî ona; “gönül”, Attâr; “Hızır” ve “âb-i hayât”, Mevlânâ; “gönül gözü” ve “gönül aynası”, Mahmûd-i Şebisterî; “nefs-i dânâ: bilgin nefis, insân-ı kâmil” anlamları verir. Hâfız; “câm-i cihânbîn”, “kadeh-i ayînekirdâr”, “âyîne-yi İskender” tamlamalarını “Câm-i Cem” anlamında kullanır.

 

            [3] Dârâ: Ahâmeniş krallarından Erdeşîr-i Dırâzdest’in oğlu olan ve on dört yıl İran hükümdarlığı yapan Dârâ döneminde Flikos ölmüş yerine İskender, Makedonya tahtına çıkmıştır. Arda arda yapılan üç savaşın sonunda İskender, Dârâ’yı yenmiş, Dârâ kaçarak Kirmân’a sığınmıştır. İskender gönderdiği bir mektupla kendisine barış teklif etmiş, ancak tam o günlerde Dârâ, iki hizmetçisi Cânûsyâr ve Mâhyâr’ın suikastına uğramış, bunun üzerine İskender kendisini ziyaret gitmiş ve Dârâ, İskender’e birtakım nasihatlerde bulunarak kızı Rûşenek’i de kendisine eş olarak vermiştir. Dârâ’nın ölümünün ardından İskender, İsfahân’da İran büyüklerine yazdığı bir mektupla da hükümdarlığını ilan etmiştir.

 

            [4]. Kârûn: Kurân yorumcularına  göre Kârûn, İsrailoğulları milletinden, aynı zamanda Musa Peygamber’in amcasının ya da teyzesinin oğludur. Firavun tarafından İsrailoğulları arasında önemli bir makamda görevlendirilmiş olan Kârûn, Güzelliğinden dolayı “nurlu” nitelemesiyle bilinirdi. Tarih araştırmacılarının bir kısmı, onun İsrailoğulları bilginleri arasında yer aldığı ve Tevrat’ı en iyi okuyanlardan biri olduğu kanısını taşır. Onun daha sonra azgınlar güruhu arasına girmesinin gerekçesi olarak da, aşırı mal varlığı ve çok zengin oluşu gösterilir. Musa Peygamber Tûr’dan döndüğünde kavminin Sâmirî tarafından saptırılarak buzağıya taptırıldığını gördüğünde İsrailoğulları, Mısır’a gönderildi. Bu arada Kârûn da önemli miktarda mal biriktirmiş, varlığına aldanarak dinden çıkmıştı. Musa Tûr’a gittiğinde yerine vekil olarak bıraktığı Harun’dan mucize istemiş, o da Allah’ın dilemesiyle badem ağacından yapılmış asasının birden canlanması ve yeşil yapraklarla donanmasını göstermiş, ancak bu da Musa’nın büyülerinden biridir diye inanmamıştı. Musa’dan kimya konusunda birtakım bilgiler almış olan Kârûn, Sâmirî’nin yaptığı buzağıyı eriterek birtakım ilaçlar ve çok sayıda altın elde etti. Çok zenginleşti. Evinin ve bahçesinin bütün kapılarını altından yaptırdı. Ondan daha zengin kimse yoktu. İncil’e göre; onun hazinelerinin anahtarları altmış deve tarafından taşınırdı. Malları ve hazinelerinin toplam dört yüz bin anahtarı vardı. Bütün bunlar kırk torbada korunurdu. Kur’ân’ın ifadelerine göre; onun hazineleri birkaç güçlü kişiyi diz çökertirdi.

“Şu da bir gerçek ki Kârûn, Musa kavmindendi. Onlara karşı şımarıklık yaptı. Ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını taşımak, kuvvetli bir grubu bile zorluyordu. Kavmi ona şöyle demişti: “Şımarma, çünkü Allah, şımaranları sevmez. Allah’ın sana verdikleri içinde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana güzel davrandığı gibi sen de güzel davran. Yeryüzünde fesat isteyip durma, çünkü Allah fesat peşinde koşanları sevmez. O dedi: “Bu servet bana, bendeki bir ilim sayesinde verildi.” Peki o bilmedi mi ki Allah, önceki nesiller içinden ondan kuvvetçe daha zorlu, sayıca daha çok olanları bile helak etmiştir. Günahlarının ne olduğu, günahkarlardan sorulmaz. Kârûn, süsü-püsü içinde toplumunun karşısına çıktı. Şu iğreti dünya hayatını amaçlayanlar dediler ki: “Ah, Kârûn’a verilenin bir benzeri bize de verilseydi. Gerçekten o, çok nasipli bir adam!” Kasas (28), 76-79. “Nihayet, Kârûn’u da sarayını da yere geçirdik. Allah’a karşı kendisine yardım edecek yandaşları da yoktu. Kendi kendisine yardım edebileceklerden de değildi.”  Kasas (28), 81.

            Musa, Kârûn’dan zekat istedi. Ancak çok varlıklı olmasından dolayı zekat miktarı da son derece büyük bir yekun oluşturduğu için Kârûn bu zekatı vermek istemedi. Bununla da kalmadı, İsrailoğulları’nın ileri gelenlerini toplayarak fahişe bir kadını görevlendirip Musa’ya iftira etmeği amaçladı. Ancak kadın insanların tam da bu iftirayı bekledikleri bir anda kalabalıkların önünde Kârûn’un iftira planını açıkladı ve onu yalancılıkla suçladı. Bütün bu yaptığı yanlışlardan dolayı Allah’ın dilemesiyle Musa’nın da isteğiyle yer yarıldı ve Kârûn’un bütün hazineleri yerin dibine geçirildi.

            İslâm kültürü ve Fars edebiyatında Kârûn, mecazî anlamda çok fazla mal ve servet biriktiren, kendisine hiçbir yararı olmayan, ama biriktirdiğinin hep zararını gören kişilikler için kullanılan bir simgedir. Altın ve mal biriktirme sembolüdür. Fars şairleri bu çok maceralı hayat hikayesini değişik boyutlarıyla işlemişlerdir.  Musa Peygamber’in dua edişi anında Kârûn hazinesinin üzerinde oturmakta olduğundan, hazine yerin dibine geçirilirken o da mal varlığıyla birlikte yerlerin derinliklerine gömülmüştür. Hazine yerin altında hep hareket halinde olduğu ve derinliklere doğru yol aldığı için Kârûn hazinesi, “genc-i revân: yürüyen hazine” adıyla da anılır. Halk inanışlarına göre büyücüler söz konusu hazinenin parçalarını istedikleri yere doğru yönlendirebilirler. Kârûn’un Allah tarafından bu şekilde cezalandırılmasının sebebi olarak; onun Musa’yı bir kadınla zina yaptığı şeklinde bir iftirayla adını kötüye çıkarma ve insanlar arasındaki imajını kötüleme planı ileri sürülür.

  

Reklamlar

Responses

  1. iki yüzyıldır İran kültürüne sırtımızı döndük.Osmanlı’nın içselleştirdiği kültürü yok saydık. Fransız şiirini İran ve Arap şiirinden daha çok bildiğim için atalarımıza karşı utanç içindeyim. Hocam, çabanız çok iyi ve güzel. Ellerinize ve beyninize sağlık.

    (Lütfedip Farsça’nın şiir yazan ilk kadınlarından ikisinin adını, varsa doğum-ölüm tarihlerini ya da kaçıncı yüzyılda yaşadığını iletebilir misiniz?)


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: